Terör ve suikast okulu: Haşhaşiler

Avni Özgürel

Rudbar, İran’ın başkenti Tahran’ın kuzey-doğusunda Hazar Denizi’ne yakın bir vadi… Günümüzde meraklıların Alamut Kalesi’nden geriye kalan taş yığınını görebilecekleri dağa buradan çkılıyor. Kalıntılara bakarak bin yıl önce burada dönemin ‘Cennet Bahçesi’nin olduğuna; İran’dan başlayarak Irak, Suriye, Anadolu ve Mısır’a kadar dört bir yana korku salan terör devletinin yönetim merkezinde bulunulduğuna inanmak zor…


Hasan Sabbah ve onun önderliğindeki Nizari İsmaili Devleti hakkında anlatılanların bir kısmı, ‘Bu kadarı da olmaz’ denilerek sıyrılsa dahi geriye hayli hacimli bir korku hikâyeleri külliyatının kalacağına şüphe yok.
Sabbah’ın 1050 yılında İran’ın Tus şehrinde doğduğu biliniyor. Kendisinin kaleme aldığı ‘Sergüzeşt-i Seyyidina’ adlı kitabın tek yazma nüshası, Moğol saldırısıyla düşen Alamut Kalesi taş üstünde taş kalmamacasına yıkılırken ele geçirilmiş, şimdi Tahran Kütüphanesi’nde. Sabbah’ın burada atalarının Güney Yemen’de hüküm sürmüş Himyeri kralları olduğunu ve oradan göç eden babasının birkaç yer dolaştıktan sonra Kum’a yerleştiğini iddia etmesi muhtemelen kendisine soylu bir geçmiş aramasından kaynaklanıyor.


Babası Ali bin Muhammed yaşadığı dönemde İmamiye Şiası’nın önde gelen âlimlerinden biri olarak biliniyor. Oğlunun iyi bir eğitim görmesini istediği için onu Muvaffak Lidinillah en Nişaburi’nin okuluna gönderdiği, orada gelecekte Selçuklu’nun en ünlü veziri olarak tarih sahnesine çıkacak Nizamülmülk ve Ömer Hayyam’la tanıştığı da… Rivayetlere göre üç arkadaş öylesine samimiyet kurmuşlar ki, içlerinde kim daha önce ikbale kavuşursa onun diğerlerine yardım edeceği konusunda yeminleşmişler. Sabbah otobiyografisinde Nizamülmülk’ün vezir olunca kendisine valilik teklif ettiğini ancak kendisinin merkezde bir görev istediğini ama kıskançlık sebebiyle bunun verilmediğini yazıyor. Gerçek ise biraz farklı: Nizamülmülk’ün bu isteği kabul ettiği ancak bir süre sonra Sabbah’ın kendi yerine göz diktiğini fark etmesiyle onu takip ettirdiği.

Batınilik
Hasan Sabbah’ın gerçek macerasının bu noktada başladığına şüphe yok. Mısır’a kaçıp orada Fatımi halifesi Mustansır Billah’la tanışması, ‘hüccet’ (vekil) seçilmesi ve Horasan’da irşad ve mezhebe davetle görevlendirilmesiyle ilk kez dini yetki almış oldu. Sabbah’ın Mısır’da da taht yarışındaki şehzadelerin çekişmesine karışmasında şaşılacak bir yan yok. Onun tarafını tuttuğu Nizar (Kurduğu devleti bu şehzadeye nisbet etti.) mücadeleyi kaybedince bir söylentiye göre hapse atıldı ve oradan kaçtı, bir söylentiye göre ülke dışına sürüldü.
Neticede yeniden İran’a döndü Sabbah. Ve Batınilik propagandasına başladı. Kuran’daki her ayetin açıkça görünen manaları dışında batıni (saklı, gizli) anlamlar taşıdığı ve bunların ancak imamlar tarafından bilindiği esasına dayanıyordu Batınilik. Mezhebe girenler zahirde bulunan (açıktaki) bütün dini vecibelerin cahiller için olduğu; batını bilenler için namaz, oruç dahil hiçbir ibadete gerek kalmayacağı, tüm dini yasakların kaldırılmış olduğu görüşüyle tanışıyorlardı. ( H. Sabbah’ın tarafını tuttuğu Nizar’a atfen Nizarilik diye anılan ekolün tek farkı kendilerinden olmayan herkesin sadık fedailer eliyle öldürülmesini dini vazife ve prensip sayması.)

Cinayet ve itaat
Sabbah amaçlarına ulaşmak için Rudbar Vadisi’ndeki Alamut Kalesi’ni en uygun yer olarak seçmişti. Beldetül İkbal adını verdiği kaleyi uzun sürecek saldırı ve kuşatmalara dayanması için aşılmaz bir engel haline getirdi, içine soğuk hava deposu işlevi görecek ve çeperlerine raf sistemi yapılmış kuyularla donattı. Dai’ler (davetçi) içinden Mükelleb (av için eğitilmiş köpek) adını verdiği grubun kandırdığı insanları kaleye toplamaya başladı. Bunlar adayı önce seçiyor, sonra onun zaaflarını araştırıyor, nasıl yaklaşacaklarına dair yapılan bir plandan sonra ‘teklif’i götürüyorlardı. Herkese vaat edilen cenneti hemen göstermekti. Kabul edip bunun şartı olarak afyonla kendinden geçen kişi gözünü Alamut’un iç bahçelerinde açıyordu. Her türlü meyvanın yetiştiği, aralarında dere şeklinde bir havuzun bulunduğu ve bölgeden özel seçilmiş güzel kız ve oğlanların hizmet verdiği bir bahçeydi burası. Mezhebe katılanlar, ahlaki ve dini bütün sınırlamadan kurtuldukları telkin sürecinde zevk devresi geçiriyorlardı önce. (Cemaatin Haşhaşiler diye anılması sonraki yıllara ait bir konu. Fransızcada katil anlamına gelen asasin kelimesinin de kökü bu topluluğun adından.) Ardından Sabbah’ın verdiği suikast emirlerini yerine getirmek için ‘Şifre’ denilen ve doğuda işkence sırasında deri yüzmek için kullanılan özel bıçaklarla eğitiliyorlardı. Görevi herhangi bir sebeple yapamayanın bahçeye geri dönmesi söz konusu olmadığı gibi hayatını sürdürmesi de imkânsızlaşıyordu.

Bu katil ordusunu ortadan kaldırmaya karar veren Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah, onun emrini yerine getirmeye azmeden komutan Yoruntaş ardı ardına öldürüldüler. Nizamülmülk de hançer darbeleri altında can verdi. Melikşah’ın yerine geçen Sultan Berkyaruk dahil Selçuklu devletinin üst düzey yöneticilerinin hepsinin elbiselerinin içine zırh giymeden dışarı çıkmaya çekindikleri bir terör devresi yaşandı. Sabbah kendisini takiple görevlendirilen komutanları kimi zaman öldürüyor, kimi zaman parayla satın alıyordu. Sultan Sencer bir sabah uyandığında başucuna saplanmış bıçağı görünce bunun ‘Seni istediğimiz anda öldürebiliriz’ manasına geldiğini anlayıp onunla uğraşmayı bırakmıştı.


Hasan Sabbah 1124’te yerine Kaya Buzürg Ümid’i bırakarak öldü. Alamut kalesi 1272’ye kadar dayandı. 1256’da Moğol hükümdarı Hülagü, Haşhaşilerin o günkü lideri Rüneddin’i teslim olmasına rağmen öldürttü; Memlük hükümdarı Baybars ise 1272’de cemaati tarih sahnesinden sildi. Siyasi gücünü tamamen kaybetmiş olan mezhebin bugün takipçileri var mı sorusunun cevabı, evet. Gizli, küçük bir topluluk olarak, kendilerini kimi zaman Nuseyri kimi zaman İsmailiye diye tanıtan Haşhaşilerin İran ve Hindistan’da varlıklarını sürdürdükleri biliniyor..

Haşhaşi’ler ve onların yöntemleri doğuda dilden dile dolaşır. Tapınak Şövalyeleri ise savaş yetenekleri ve gizemli yaşam tarzlarıyla batı için bir kült haline gelmiştir. Tarihi derinden etkileyen bu iki tarikat Assassin’s Creed adlı oyunun yarattığı kurgusal geçmişte karşı karşıya geliyorlar. Daha önce Tapınak Şövalyeleri birçok oyuna konu oldular. Ancak ilk kez Haşhaşiler ya da diğer adlarıyla Suikatçi Kardeşliği’yle ilgili bir oyun var. Haşhaşileri bu kadar ilginç ve korkunç yapan yönetm ise şöyleydi: Tarikatın lideri Hasan Sabbah kendisine gelen gençlere özel uyuşturucular veriyordu. Daha sonra ise Cennet Bahçesi adını verdiği, içerisi güzel kızlar ve bitkilerle dolu bir mekana götürüyordu. Uyuşturucunun etkisiyle burasının gerçekten cennet olduğunu sanan gençler tekrar cennete geri dönmek için ölümü hiç korkmadan göze alarak Hasan Sabbah’ın suikastçileri oluyorlardı.

ASSASSIN’S CREED

Biz de Assassin’s Creed oyununda Altair adlı bir suikastçiyi oynuyoruz. Assassin’s Creed her ne kadar tarihi bir oyun gibi gözükse de aslında bilim-kurgu temellerine de sahip. Konusu hem 2011 hem de Haçlı Seferleri’nin süregeldiği 1191 yıllarında geçiyor. Bunu sağlayan ise Animus adlı bir makine. Oyunun yapımcıları bilimsel bir gerçeklikten faydalanıp bu teoriyi geliştirmişler. Bu makine bir insanın DNA’sında yeralan genetik hafızasını çözümleyip atalarına ait bilgileri bir simülasyon haline getiriyor. Kısacası Animus sayesinde atalarınız ne yaşadıysa onu siz de görebiliyorsunuz. Ancak makinenin bir kusuru var: Bu genetik hafızadaki bilgileri ancak olayın başlangıcından itibaren hatırlanırsa gösterebiliyor…

Animus karanlık kişilerin yönettiği bir şirketin elinde. Şirketin dünyayı ele geçirmekle ilgili planları var. Bunu gerçekleştirmek için ise Altair’in yüzyıllar önce bulaştığı bir olayı görmeleri lazım. Bu yüzden onun soyundan birinin izini sürerek kaçırıp makineye bağlıyorlar. İşte bu olay gelmiş geçmiş en ilginç aksiyon oyunuyla tanışmamıza neden oluyor. Zaten oyunun menüzleri de makineye göre ayarlanmış. Yeni bir oyun açtığımız zaman parça parça DNA dizinleri çıkıyor. Her bir dizin oynanılması gereken bir bölümü işaret ediyor.

Oyunun geçmiş zamandaki konusu ise şöyle: Tapınak Şövalyeleri yüzyıllardır kayıp olan Hz. Süleyman’ın tapınağını bulmuşlardır. Altair’in komutası altındaki üç kişilik özel bir suikastçi grubu tapınağa sızar. Aslında emirleri kesindir. Ancak Altair kibirli ve agresif bir yapıda olduğu için emirlere karşı gelip önüne geleni öldürmeye başlar. Böylece oyuncu da yavaş yavaş dövüş sistemini öğrenmekte. Tapınak içerisinde ilerlerken Altair ve ekibi, şövalyelerin lideri Robert De Sable ile karşılaşır. Tapınakçılar burada Hz. Süleyman’ın dillere destan hazinelerini aramaktadır. Bu bir sızma görevi olmasına rağmen, Altair karşısında en büyük düşmanlarını görünce bu fırsatı değerlendirmek ister. Takım arkadaşlarının karşı çıkmasına rağmen Robert De Sable’ya saldırır. Ancak işler planladığı gibi gitmez. Sayıca üstün olan Tapınak Şövalyeleri bu ufak haşhaşi grubunu kuşatırlar. De Sable ise Altair’i burada olanları anlatması için serbest bırakır.

Oyun için El Muallim yani “öğretmen” adlı kurgusal bir Haşhaşi lideri yaratılmış. Altair gördüklerini ona anlatmak için Şam’daki Haşhaşi kalesine gider. Muallim’e gördüklerini anlatır, ancak bu sorada Robert De Sable’nin yönetimindeki Tapınak Şövalyeleri kaleye saldırırlar. El Muallim, Altair’in cezasını erteleyip onu savaşa yollar. Bir süre savaştıktan sonra takikattan birisi sizden özel bir görev için yardım ister. El Muallim ile De Sable savaş pazarlıkları yaparken biz kalenin en yüksek kulesine tırmanıyoruz. Burada oyun Haşhaşilerin en büyük psikolojik savaş taktiklerinden birisi olan “inanç atlayışını” yapmamızı istiyor. Ölümden korkmayan Haşhaşiler liderlerinin emriyle korkusuzca yüksek yerlerden ölüm atlayışı yaparlardı. Bunu gören düşmanları ise dehşete kapılırdı. Biz de Muallim’in emriyle kendimizi kuleden aşağı bırakıyoruz, aşağıda gizlenmiş saman balyasına düştüğümüz için birşey olmuyor. Ardından gelen görevi tamamlayarak Tapınakçıların saldırısını savuşturduktan sonra Altair tekrar El Muallim’in karşısına çıkar. Altair tarikatının basit üç kuralını çiğnemiştir. Oyuna da adını veren bu üç kural Haşhaşiler arasında Suikatçinin İnancı olarak bilinir: Masumlar karşısında kılıcına sahip ol, düşmanlarının karşısında kendini sakla ve asla liderine karşı gelme. Altair, Suikastçinin İnancı’na karşı geldiği için el Muallim tarafından herkesin gözü önünde cezalandırılarak öldürülür. Ama aslında bu ufak bir oyundur. Altair kendine geldiği zaman karşısında yine Muallim’i görür. Muallim onu ölümden kendisini affettirmesi için geri getirdiğini söyler. Altair’e dokuz kişilik bir liste verir. Bu kişiler gizli bir kardeşliğin üyesidir. Amaçları Kutsal Topraklar’ı kendileri için ele geçirmek olan bu kardeşlik lidersiz bırakıp çökertilmelidir. Ancak oyunun ufak bir cilvesi olarak yeniden doğma işi fazla ciddiye alınmış. Altair ilk başlarda rütbesini kaybetmiş biri olarak tüm silahlarından ve gücünden yoksun hale geliyor. Bundan sonra her suikast görevini başardığımızda Muallim bize yeni bir silah veriyor. El Muallim’den ölüm listesini aldıktan sonra kendimizi yarı tarih, yarı kurgu bir maceranın içinde buluyoruz.

Oyunun devasa bir harita sistemi var. Şam, Kudüs ve Akra şehirlerine gidebiliyoruz. Bu şehirlerarasında yolculuk yapabilmemiz için ise Aslan Yürekli Richard’ın fethettiği Krallık topraklarında dolanmamız lazım. Krallık toprakları otoyol vazifesi görüyor. Ancak o bile kendi başına bir şehir sayılacağı için bu bölgede atla dolaşıyoruz. Atın tepkileri ve hareketleri çok gerçekçi olmuş. Dörtnala koşarken kontrol zorlaşıyor, bir engel ile karşılaştığı zaman ise üzerinden sıçrayarak yoluna devam ediyor. Etrafta yolumuzu bulmak için dolanırken oyunun en büyük yeniliklerinden biri ile karşılaşıyoruz. Diğer oyunların aksine Assassin’s Creed’de bulunan haritalar heryeri göstermiyorlar. Bu haritaları açmak için yüksek bir yere tırmanarak etrafımızı görmemiz lazım. Genelde kule, kilise ya da camii minaresine tırmanıyoruz. Tepedeyken Altair etrafı gözetliyor ve haritadaki belirli bir kısım görülür hale geliyor. Bu da Assassin’s Creed’in en gerçekçi yanlarından birisi.

Etrafı gözetledikten sonra Altair inmek için İnanç Atlayışı’yla kendini aşağıya bırakıyor, böylece yine aşağıda bulunan samanların üzerine düşüyoruz. İnanç seviyesi arttıkça Altair dövüşlerde daha etkili hale geliyor. Tırmanmak oyunda büyük bir önem teşkil ediyor. Sadece tek bir tuşla Altair oyundaki her binaya tırmanabiliyor. Aslında şehir içinde sokaklarda dolaşmak yerine binaların tepesine tırmanıp oradan hedefe ilerlemek daha etkili. Krallık bölgesinde dolaşırken şehir sınırlarına geldiğimiz zaman insanlar ve mekanlar değişmeye başlıyor. Yapımcılar o zamanki tarihi dokuyu ve farklı kültürlerin birarada yaşaması faktörünü oyuna çok iyi yansıtmışlar. Oyun içinde askerler ve halktan kişiler Türkçe, Arapça, İngilizce ve Almanca gibi bölgede hakim olan halkların dilleriyle konuşuyorlar. Ancak oyun bu dilleri rastgele olarak atadığından bazı komik durumlar da yaşanıyor. Mesela bazen Tapınak Şövalyeleri sizi Türkçe konuşarak kovalıyor…

Şehirlere girmek ise yine gerçekçi bir yapı eşliğinde bulmaca haline getirilmiş. Bazı şehirlere giriş serbestken Kudüs gibi kritik şehirlere girmek için ya akrobatik hareketleri kullanarak duvarlardan tırmanmak lazım ya da hacıların arasına karşımak lazım. Altair’in kıyafeti hem kendini kamufle edecek şekilde hem de o dönemdeki çeşitli halk grupları arasına karışmasını sağlayacak şekilde dizayn edilmiş. Beyaz ve kırmızı renklerin yoğunlukta olduğu bu kıyafet hem üç dine mensup hacıların hem de Haçlıların giydiği üniformaların renklerine uyuyor.

Assassin's Creed

Dolaştığımız şehirlerin sokakları ise müthiş bir gerçekliğe sahip. Satıcılar, askerler, sıradan insanlarla dolu bu şehirlerde bizden bağımsız olarak yaşam devam ediyor. Sokaklarda dolaşırken insanlar eşya taşıyorlar, alışveriş yapıyorlar ya da bir köşede oturup birbirleriyle sohbet ediyorlar vs. Şehirler kapalı çarşılar, ibadet yerleri ve hastanelere sahip. Üstelik her şehir kendi kültürünü en iyi şekilde yansıtıyor. Mesela Hristiyan, Müslüman ve Yahudi’lerin ortak yaşadığı Kudüs’te bu üç dini kültürün esintileri var. Ayrıca sokaklarda dolaşırken dilencilerle ve delilerle karşılaşıyoruz, bunlar etrafımızı sararak yürümemizi engelliyorlar.

Assassin’s Creed’in bizlere sunduğu eşsiz bir oynanış tarzı var. Dövüş sistemi, görevlerini yerine getirme, şehirlerde dolaşma hep oyuncunun seçimlerine bırakılmış. İstenilirse şehrin içerisinde dolaşılabilir ya da size saldıranlarla tek tek uğraşabilirsiniz. Ancak bu kesinlikle bir Haşhaşinin tarzı değil. Oyunun tüm zevkini tatmak için sessiz, hızlı ve ölümcül olmak lazım. Bu yüzden yapımcılar oyun için özel bir dövüş ve kaçış sistemi geliştirdi. “Free run” yani “serbest kaçış” adlı bu sistem sayesinde oyuncu hayal gücü doğrultusunda şehir sokaklarında istediği gibi dolaşabiliyor. İsterse çatıdan çatıya atlayıp gidilecek yere kolayca ulaşabiliyor. Ya da halkın arasına karışıp görünmeden gidebiliyor. Dövüş sistemi ise silahlara bağlı şekilde geliştirilmiş. Altair kılıç, hançer, fırlatma bıçağı ve oyunun en büyük özelliği olan gizli hançer silahlarına sahip. Gizli hançer sol eline taktığı bir eldivenden çıkıyor. Bu hançeri kullanabilmek için Altair yüzük parmağını kestirmiş, parmağın olması gereken yerden gizli hançer çıkıyor. Her ne kadar oyunun en ölümcül ve faydalı silahı da olsa bu hanöeri kullanmayı öğrenmek zaman alıyor. Ancak bir kere öğrenildi mi başka silahı kullanmaya gerek yok.

Altair binalarda bulunan çıkıntılara ve pervazlara tutunup istediği yere tırmanabiliyor. Böylece hem askerlerden kaçıyor hem de hedefine rahatça ulaşabiliyor. Bir suikastçinin dikkat etmesi gereken unsurlar oyuna en iyi şekilde yansıtılmış. Tırmanırken Altair’i birileri görürse onun hakkında yorum yapmaya ve laf atmaya başlıyorlar. Eğer etrafta asker varken bu hareketi yaparsak askerler alarm durumuna geçiyor. Bundan kurtulmak için temelde üç yol var. Birincisi bizi gören askerlerin hepsini öldürmek, bu en zor ve suikastçinin esaslarına uymayan yol. İkincisi halkın arasına karışmak, geliştirilen sistem sayesinde en kolayı bu yol olmuş. Altair başı sıkıştığı zaman şehirde bulunan hacıların arasına karışıp kaçabiliyor, tüm askerler hacılara büyük saygı duyuyor ve onlara dokunmuyorlar. Üçüncüsü ise Haşhaşilere en uygun yol, ölümden korkmayarak çatıdan çatıya atlayarak izini kaybettirmek. Free Fun özelliğinin tüm nimetlerinden yararlanılan bu yöntem sayesinde oyun daha eğlenceli bir hale geliyor. Her şehirde yapmamız gereken belli başlı görevler var. Bunlar haritayı açmak, öldürmeniz gereken kişi hakkında bilgi toplamak ve şehirdeki insanlara yardım etmek. Şehirdeki insanlara yardım etmenin sunduğu avantajlar da var. Bazen kendini bilmez askerler şehir halkını sıkıştırıp onlara eziyet ediyorlar. Eğer o kişileri kurtarırsak bu insanlar bize minnet duymaya başlıyorlar. Karşılığında ise Altair askerlerden kaçarken bu insanlar kendilerini yola atıyor ve askerleri tutarak onların geçmesini engelliyor. Bu gerçekçi özellik oynanışı kolaylaştırıyor.

Her şehirde Haşhaşilerin gizli büroları bulunuyor. Altair buraya uğrayıp ödüreceği kişiyi söylüyor. Büronun bu kişiye yapılacak suikaste izin vermesi için o kişi aleyhine bilgi toplamamız lazım. Bunu dabilgi karşılığı şehirdeki görevleri yaparak yerine getiriyoruz. Mesela halkın arasına karışıp gizlice kurbanlarımızın adamlarını dinliyoruz. Çift taraflı ajanlar bizden istedikleri kişileri öldürmemiz karşılığında bilgi vermeyi teklif ediyorlar. O kişi hakkında üç tane bilgi topladıktanj sonra büro beyaz tüy verip suikast talebini onaylıyor. Listemizdeki bu dokuz kişiyi öldürmek için Altair onların halk arasında olduğu yerleri seçiyor. Bu şekilde hem şanı artmış oluyor hem de Haşhaşi korkusu halklar arasında yayılıyor. Ana kurbanları öldürmek için en iyi yol gizli hançer, sıradan biriymiş gibi kurbanımızın yanından geçerken bir anda hançeri ona saplıyoruz. Etraftaki insanlar kurban yere düşene kadar bunu farketmiyorlar bile. Bu birkaç saniyelik zaman bile kaçması için Altair’e avantaj sağlıyor. Büronun bize verdiği tüyü kurbanımızın kanına sürüp suikasti yaptığımızı kanıtlıyoruz. Ancak bu ana hedefler çok önemli kişiler oldukları için onları öldürdüğümüz zaman tüm şehir askerleri alarma geçiyorlar. Bu durumdan kurtulmak için oyunun sunduğu tüm kaçış yöntemlerini kullanmak lazım. Altair mecburen düşmanla dövüşüyor. Dövüşte iki seçenek var: Birincisi düşmanlarla biz dövüşüyoruz. İkincisi ise özel öldürme yeteneği, reflekse bağlı bu dövüş yeteneği sayesinde düşman tam hamle yaparken saldırı tuşuna tıklamamız yeterli. Bu sırada ufak bir demo giriyor ve Altair düşmanın saldırısını etkisiz hale getirip ustaca hareketlerle öldürüyor. Kılıç ve hançer için ayrı ayrı yapılabilen onlarca özel hareket kombinasyonu var. Düşmandan kaçtıktan sonra Altair büroya dönüp görevi tamamladığını rapor ediyor. Bu şekilde yavaş yavaş dokuz kişiyi ortadan kaldırırken her seferinde yeni bir özellik ve silah kazanıyoruz. Her suikasti bitirdikten sonra dinlenmek için karakterimiz Animus makinesinden çıkartılıyor. Bu sırada etrafta araştırma yapıp şirketin amacını öğrenmeye çalışıyoruz.

Assassin’s Creed grafik kalitesi ve seslendirmeleriyle dikkat çekiyor. Grafikler çok gerçekçi ve günümüzdeki birçok oyundan üstün. Ancak bunun kötü yanı eğer konsolda oynamıyorsanız epey yüksek bir bilgisayar sistemi istemesi. Seslendirmeler ise profesyonel seslendirme sanatçıları tarafından yapılmış, özellikle tonlamalar ve aksanlar dikkat çekiyor. Son derece etkileyici müziklerde ise yine o döneme ait ezgiler kullanılmış, oyunun konusu gibi farklı kültürlerin müzikleri birleştirilmiş. Tüm bu sunduğu özellikleriyle Assassin’s Creed mutlaka denenmesi gereken bir oyun.